Leeds United’i elediğimiz gece karar vermiştik gitmeye. Bize uygun olan turlardan birini seçip tarihe tanıklık etmeye gidecektik. Vize için gerekli evrakları verdik, paraları yatırdık ve 17 Mayıs günü saat 03:00 gibi havalimanında bulustuk. Atatürk Havalimanı’nın Ali Sami Yen’den pek farkının olmadığı bir sabahtı. Dış hatlar gidişte davullar çalınıyor, yerlerde finale özel yapılmış atkılar satılıyordu. Her zaman anons yapmaya alışan hoparlörler bu sefer anons aralarında Galatasaray marşları çalıyordu. Cam kenarında oturanlar bavulların uçağa yüklenişi yerine bu sefer koca koca bayrakların, davulların uçağa yüklendiğini görüyordu.
Biraz şans, biraz da gayretimiz sayesinde Ultraslan tayfasının seçtiği tura yazılmıştık. Uçak kalkarken çekilen üçlüler, hostesler tipik sunumlarını İngilizce yaparken çekilen yuhlar, pilottan uçuş bilgisi yerine maç ve oyuncular hakkında yapılan yorumlar, tayfanın önemli bir kısımının uçağın arkasında sigara içerken (pilot arkada sigara içilmesine izin vermişti) hosteslere yazmaları… O güne kadar yaptğımız hiçbir uçak yolculuğuna benzemiyordu işte.
Kopenhag’a iniş, ardından yapılan panoramik şehir turu. Göreceğimiz yerler arasında parlamento binası, deniz kızı heykeli, Tivoli Meydanı…. Deniz kızı heykeline Galatasaray atkısı bağlayıp fotoğraf çektirince karşımıza çıkan polisleri olaylar çıktığı zaman da aradı gözlerimiz ama bulamadık. Tivoli Meydanı son duraktı. Rehberimiz bize buralarda takılmamızı, maça 2 saat kala otobüslerin az ilerideki parkta olacağını söylemişti.
O gün Tivoli Meydanı’nda konuştuğumuz Arsenal taraftarı zaferden çok emindi. Bizde Suker, Henry, Silvinho var, sizde kimse yok diyorlardı. O gün onların tavırları gayet normaldi de bizde bugun bile hala anlamadığım bir rahatlık vardı. Akşamki maçı düşünmüyorduk bile. Sanki biz oraya maçtan sonra yapılacak kupa töreni için gelmiştik sadece. Maç bile oynanmadan o gün UEFA kupasını direkt bize vereceklerdi. Maçta kim nerede oynar, Henry’yi kim marke eder, Hagi rahat oynar mı… Biz sadece kupayı almaya gelmiştik oraya. Gerisi derdimiz değildi.
Meydanda yaşanan savaş sırasında pasaport ve maç biletlerinin de içinde olduğu sırt çantamızı kaybedip tekrar bulmamız, 2 hafta önce fıtık ameliyatı olduğu için koşamayan arkadaşımızın 200 metre ilerde bir otobüs durağında otobüs bekleyen vatandaşlara karışma çabası, hayatımızda ilk defa yediğimiz biber gazından kurtulmak için yüzümüzü yıkamamız ve bunun biber gazının etkisini ikiye katlaması, Türkiye’de olayları canlı yayında izleyen ailelerimizin panige kapılıp bizi 4 dakikada bir araması… Hiçbiri bozmadı keyfimizi çünkü biz o gün o kupayı almaya gelmiştik..
Parken Stadı’na gidişimiz, kale arkasında yerimizi alışımız.. Az alkollü bira satıyordu adamlar statta.. O dönem bugünkü gibi maçlara sarhoş gitme alışkanlığımız yoktu. Biz yine de adet yerini bulsun diye birer bira içtik. Bugün olsa maç sonunda bizi o çimlerden kazırlardı herhalde. 90 dakika, 30 dakika uzatmalar, üstüne penaltılar. Biz çok emindik o kupayı alacağımızdan ama yine de hayatımızda ilk defa bir futbol maçında sevinçten ağladık.
Bugün 17 Mayıs 2012. Tam 12 sene geçmiş üstünden. Hala yeri geldiğinde o gün hakkında saatlerce konuşabiliyoruz. Eğer o günden bu yana yeni bir Avrupa kupası almış olsaydık bu kadar konuşmazdık diye tahmin ediyorum. Ya da başka bir Türk takımı bir Avrupa kupası alsaydı, yine bu kadar konuşmazdık. Ama bugün bırakın Avrupa’da kupa için yarışmayı, “ne var yani, gerekirse 5 sene Avrupa kupalarına katılmayız” diyen bir federasyon başkanımız var. Başımızda böyle bir zihniyet oldukça 17 Mayıs 2000’in kıymeti daha da artacağa benziyor…
Cem Cömert








